EGENİN YİLDİZİ...

RÜZGARIN TUTSAKLARI...

7/8/2008 · Kategori: EDEBIYAT DENEME

Bomboş bir sayfa önümde. Bir sessiz Pazar gecesi. Yazmak için en sevdiğim saattir saat bir. Ellerim kendiliğinden yazar zaten dertleri, sevinçleri ... sessizliği dinlerken...

Hep bir rüzgarı hissederim yazmadan evvel. Türlü hislerin meltemi parmaklarıma vurur ve başlarım. Hep böyle okudunuz yazılarımı bu zamana kadar. Rüzgarların tutsağıyım ben. Bir çift öpüşmeli balkonun altında, parasızlıktan yakınmalı belki biri, ya da öyle bir yağmur bindirmeli. Bir rüzgar olmalı yazmam için.

Hep vardı halbuki. İyi kötü bir esinti olurdu da neşrederdim satırlara.

Tam da sessiz bir Pazar gecesi. Rüzgarların bol olduğu yani. Ama yok bu gece. Çıkıp gökyüzüne bakıyorum, birkaç kanal geziyorum televizyonda, çocukluk resimlerime bakıyorum ama olmuyor. Yok bu gece beklediğim...

Son bir umut oğlumu kokluyorum. Süt kokan ağzından genzime bir serinlik akıyor. Rüzgar yine gelmiyor ama içim açılıyor. Sıkıntım çok uzağa olmasa da biryerlere saklanıyor. Bir astım hastasının spreyi gibi geliyor oğlumun kokusu bana. Ama rüzgarım halen yok...

Aklıma geliyor birden. Analar vardı dün, oğlunun kokusuna hasret, nefessiz kalmış aylardır. Oğullarının kokusunu içine çekip de kurtulmayı bekleyen analar vardı havasızlıktan. Uyandılar ve bir haber aldılar bu sabah. Umutları, bekledikleri sevinçleri, nefesleri yoktu artık. Hıçkırıkları yıldızlara yükseldi, boğulacaklardı az daha. Boğulacaklardı.... Öyle bir iç çekişti ki onların ki, hava bırakmadılar etrafta. Tüm rüzgarları içlerine çektiler feryatla.

Ondan benim rüzgarım yok bu gece... Rüzgarım Yüksekova’da...

 

Kaan TEMİZEL

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

SEVGİ...

7/8/2008 · Kategori: EDEBIYAT DENEME

Kalktığım gibi yüzümü yıkayıp balkona, beni beklemekte olan güzelim kahvaltı sofrasına oturdum. Üç metre ötemdeki çam ağaçlarına bakıp şöyle bir kokladım havayı. Mis gibi. Güneş daha doğmamış. Üç beş sohbet, zeytin, peynir, sonra çay üstüne çay. Karnımın doyduğu sırada masaya kırk beş derece açıyla dönerek gazeteye saldırıp, masadakilere sanki küsmüşüm gibi yapasım geldi. Böylece bir kez daha öz be öz Türk olduğumu farkettim. Ama hüsran. Gazete yerinde yok. Çünkü henüz çıkmamış. Neden? Çünkü daha güneş doğmamış. Neden? Çünkü bu bir sahur sofrası.

Her sene aynı sözler söylenir. Eski ramazanların keyfi, şimdikilerin ise içi boşluğu, tatsızlığı anlatılır. Ben eminim ki bundan elli yıl önce de bu memleketin insanlarının dinleri hakkındaki bilgileri daha fazla veya sağlıklı değildi. Hatta şimdi teknoloji sayesinde bilgiye çok daha hızlı ve kolay ulaşılabiliyor. Hepimizin bu konuda söyleyebileceği sözleri var. Demek ki bu tatsızlaşma sürecinin sebebini başka yerde aramak lazım.

İnsan üstü emekle kariyer elde ederiz. Kaçımız mutluyuz?

İştahla bir elektronik markete gidip kendimize son moda şeyler alırız. Bir ay sonra sorsan kaçımız keyfini çıkardığına inanır?

Otuz gün oruç tutarız, kaçımız huzurluyuz?

Pek azımız sevgili okuyucularım. Maalesef pek azımız. Yukarıda saydıklarımın arasına “sevgi” sözcüğünü katık edemezsek hep bu azınlıktan olacağız.

Ünvanınız, dolgun bir maaşınız ve itibarınız olsa da akıllı evinize döndüğünüzde elinize sıcak bir el değmiyorsa,

Dvd’de en sevdiğiniz filmi son teknoloji ses efektleriyle izlerken koltuk altınızda size sıcacık bakan bir kafa bulunmuyorsa,

İftara yetişmek adına trafikte pek çok insana ölüm korkusu yaşatıyorsanız,
Pide kuyruğunun tek heyecanı araya adam sokmamaksa,
Beyniniz bütün gün sadece hava karardığında içmeyi hayal ettiğiniz sigarada olup, yüzünüz gülümsemeyi unutuyorsa,
Şöyle torununuzu, çocuğunuzu, kardeşinizi elinizle okşayıp hoş bir sohbet yapmayı aklınızdan bile geçiremiyorsanız...

Daha çok eski ramazanları anarsınız.

Hayatı aynı ritimde yaşarken nefisle mücadele etmektir oruç. Sevgiyi, saygıyı benliğimizden sıyırıp aç kalmak değil.

Herkese, sevgi dolu bir ramazan diliyorum.

***

Günün hafif şeyleri kadar ciddi bir şey yoktur bence... Çoğu zaman siyasetten daha ciddidir bir günün içindeki hafif şeyler. Bu yüzden hafif, ağır demeden bu sitedeki her köşede güzel bir şey bulmanız için yazacağız. Bu arada ben neden bugün bu kadar ciddiysem?... Şaka şaka...

Kaan TEMİZEL

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

MEMLEKETSİZLİK...

7/8/2008 · Kategori: EDEBIYAT DENEME


Kapı komşumuzun evinden gelen yanık kokusu aradan dört gün geçmesine rağmen halen güçlüydü. Yeni bir ev bulup işlerini de yeniden rayına koyana kadar bizde kalacaktı Kosta’lar. Yanmamış eşyaları ayıklamaları ancak dün bitmişti. Çocukları okullarından da geri kalmıştı, karısı Angela ise günlerdir ağlamaktan bitap düşmüştü. Kolay değildi iki saat içinde hem işinden hem evinden olmak.

Kahvaltıdan sonra beni de yanına alarak biraz dışarı çıkmak istedi Kosta. Şu sıralar zaten yanlarına bir Türk almadan dışarı çıklamaları sakıncalıydı. Kabul ettim. Önce hemen karşı daireye, yanmış evine soktu beni. Durulacak gibi değildi içerisi, ikimizin de ayakları doğruca balkona yöneldi. Bir süre hiçbirşeyden konuşmadan aşağıyı izledik. Talan edilmiş onlarca dükkana, kuruyup kahverengine dönmüş yoldaki kan izlerine, belki de tarihinin en tenha Pazar’ını yaşayan İstiklal Caddesi’ne uzun uzun baktık. Derin bir nefes alıp sordu bana;

- Kıbrıs nerededir Mehmet?
- Sen Kıbrıs’ın nerede olduğunu bilmiyor musun Kosta?
- Yook, bilmem. İsmini duymuşum ama bilmem nerdedir.
- Niye sordun peki?
- Dükkanda duran çocuk var bizim. Selim. Türk olduğunu anlayınca vurmamışlar ona. Demişler ki “çık çabuk burdan, burası Kıbrıs’ta kardeşlerimizi öldürenlerin dükkanı. Burayı yakacaz” demişler. Herhalde bizim evi de ondan yaktılar Mehmet. Bizi karıştırdı herhalde bunlar biriyle. Ama heryeri yaktılar vre. Nere bu Kıbrıs vre Mehmet? Biz kimseye kötülük etmemişiz.

Diyecek tek kelime yoktu aklımda. Sanki o evi yakıp yıkan benmişim gibi mahçuptum. “Etmediniz tabi be Kosta, ne edeceksiniz? Etmediniz tabii” diyebildim.

Saf adamdı Kosta. Selanik’te Atatürk’ün evine bombalı saldırı yapılıp yapılmadığını da sordu bana korkarak. Radyolar bas bas bağırmıştı bu haberi. Az önce benim suratımdaki mahçup ifadeyi şimdi o takınmıştı. Yunanistan’da eğer böyle birşey yapıldıysa benden çok özür dileyecekti. Israrla sordu bana bu haberin doğruluğunu.

- İnan bilmiyorum Kosta. Ama doğru olsa da senle ne alakası var? Sen bu ülkenin vatandaşısın. Kıbrısta kan döken sen değilsin, eğer Selanik’te bir bomba patladıysa bunun da suçlusu sen değilsin. Sen her gün dükkanına gidip gelmekten başka ne yaptın ki?
- Angela dört gündür konuşmuyor Mehmet, sadece ağlıyor. Gidelim Yunanistan’a diye hırıldamalarını farkediyorum arada bir. Yahu burası yedi ceddimin memleketi. Ben bilmem ki hiç oraları. Nasıl yaşarız orada? Çocuklar rumca bile bilmiyorlar doğru dürüst daha. Ama burada da olmayacak belli. Bir daha gelirlerse eve, çocuklara, Angela’ya birşey yaparlarsa...

Yine sessizlik oldu. Omzuma elini atıp gözlerimin içine baktı. Ciğeri yana yana Angela ve çocukların canı için bankada kalan son parasıyla Atina’ya gideceğini söyledi. Ev ve dükkanın satışlarını benim yapmamı istiyordu. Bu olay olduğunda gözü dönmüş adamlar daha yukarı gelmeden evlerine gidip hepsini bizim eve sokmuştum. Sarılıp ağlayarak teşekkür etti bana bunun için. Hıçkıra hıçkıra ağladık.

- Kosta, bura senin memleketin dostum. Git, ama çabuk dön tamam mı?

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!